Şehit İbrahim Bilgen

Şehadet Bir Çağrıdır, Nesillere ve Çağlara

Siyonizm Düşünden İşgal Gerçeğine

filistin-kitapBinlerce yıllık geçmişe sahip olan Filistin toprakları, geçtiğimiz yüzyıldan bu yana dünya gündeminden düşmeyerek uluslararası hareketliliğin merkezini oluşturmuştur. Dinî, siyasi ve kültürel açıdan taşıdığı anlamı ve Doğu Akdeniz’deki tarifsiz jeopolitik önemi, Filistin’i değerli kılmaya fazlasıyla yetmektedir.



Filistin, hem Hz. İbrahim’in kendisi gibi peygamber olan iki oğlu Hz. İsmail ve Hz. İshak’ın soyundan gelen Müslüman ve Yahudiler (İsrailoğulları) için hem de Hz. İsa’nın doğum ve mücadele yeri olması özelliği ile Hristiyanlar için kutsal bir coğrafyadır. Yahudilerin, kökenlerini Hz. İbrahim’e dayandırarak buradaki varlıklarını haklı gösterme çabaları; Hz. Musa’nın ilahi emirleri almak için gittiği Tur Dağı’ndan henüz geri dönmeden Allah’a şirk koşarak buzağıya tapmaları, Allah’ın kendilerine vazettiği Tevrat’taki emirleri değiştirmeleri ve peygamberlerini öldürmeye varan aşırılıkları ile birleştirildiğinde, topluluğun esasen dine bakışındaki tezatı ortaya çıkarmaktadır. Hz. Yakup’u (haşa) Allah ile güreştiren ve galip getiren bir zihniyetin Allah inancı ise aslında çok açıktır.



İsrailoğulları, MÖ 2000’lerde ulaştıkları Filistin topraklarından Babil Krallığı ve Roma İmparatorluğu dönemleri ile Haçlı işgalinde büyük katliamlara uğrayarak sürülmüşlerdir. Öte yandan Yahudiler, Hz. Ömer’in hilafetinde Kudüs kapılarının Müslümanlara açılmasıyla başlayan dönemde ve ardından Selahaddin-i Eyyubi ve dört asır sürecek olan Osmanlı döneminde bu topraklarda barış ve esenlik içerisinde yaşamışlardır. Hatta Endülüs’te Hristiyan çılgınlığına kurban edilmek üzere olanlar ile Rusya’da ve Avrupa’da zulüm gören Yahudiler de yine Müslüman topraklarına kabul edilmişler ve buralarda emniyet içerisinde yaşamışlardır.



19. yüzyıl Avusturya-Macaristan, İngiltere ve Rusya gibi güçlerin dünya siyaset sahnesine damgasını vurduğu, Osmanlı Devleti’nin ise zayıflamaya başladığı bir dönemdi. Osmanlı’nın geniş sınırları artık dış güçlerin müdahale alanı hâline gelmişti. Bu dönemde Avrupa’da bir Yahudi devletinin varlığına hayır diyen Avrupalı güçler, 1897 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde yapılan I. Siyonist Kongresi ile başlayan ve “Halkı olmayan bir ülkeyi, ülkesi olmayan bir halka devredin!” sloganı ile Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması fikrini öngören süreci hararetle desteklediler.



I. Dünya Savaşı sırasında Ortadoğu’nun paylaşımını öngören İngiltere ve Fransa arasındaki Sykes-Picot Anlaşması ve bir sene sonra 1917 Balfour Deklarasyonu, Yahudilere Filistin topraklarını resmen açarken, İngiliz mandası (1920-48) ile birlikte bölge yavaş yavaş anarşinin kucağına bırakılıyordu. II. Abdülhamid’i aşmayı başaramayan Yahudiler, Padişah’ın büyük önlemler aldığı bu topraklarda artık Haganah (1920-48), Stern/Lehi (1940-48) ve Irgun (1931-48) gibi çetelerle Müslümanlara karşı her türlü saldırıyı sistematik bir biçimde sürdürmeye başlamıştı.



II. Dünya Savaşı sonrasında bölgede İngiltere’nin yerini ABD aldı. 1948 yılı Mayıs’ında Filistin topraklarında Batı desteği ile İsrail devleti kuruldu. Bu devlet daha kurulmadan önce bölgede gerçekleştirilen Deir Yasin gibi katliamlar ise aslında Ortadoğu’da yeni ve daha büyük bir istikrarsızlığın habercisiydi.



1948’den itibaren yaşanan Arap-İsrail savaşları, Yahudilerin arkasındaki güçlü Batı desteğinin yanı sıra Arap ülkelerinin Filistin konusundaki tutarsızlıklarını ve samimiyetsizliklerini de ortaya koymaktaydı. 1967 Savaşı’nda İsrail’e topraklarını kaptıran Mısır, Ürdün ve Suriye’nin soruna daha çok bir iç politika malzemesi olarak yaklaşmaları ve kendi kayıplarının peşine düşmeleri, ortak bir hareket planı ortaya koyamamaları ile birleşince sürecin Filistin aleyhine işlemesi kaçınılmaz bir hâl aldı.



Soğuk Savaş döneminin çift kutuplu sisteminde Filistin’de dengeler çok fazla değişmedi. İsrail, 1967 Savaşı ile Kudüs dâhil tüm Filistin’i ele geçirerek topraklarını üç misli genişletti. 1973 Savaşı ise İsrail’in elini iyice güçlendirdi. Her savaş ve katliam sonrasında Filistinli mülteciler kervanına yenileri eklendi. Birleşmiş Milletler (BM)’de alınan 200’ün üzerinde karar ise ya Güvenlik Konseyi’nden ABD vetosuyla döndü ya da herhangi bir yaptırımı olmayan bu kararlar İsrail’in keyfî uygulamaları ile su üzerine yazılmış maddeler olarak kaldı.



1970 yılındaki Kara Eylül olaylarında Ürdün Kralı Hüseyin’in İsrail desteği ile binlerce Filistinliyi katletmesi, İsrail’in 1982 Lübnan işgali ve Sabra-Şatilla katliamları ile baskılar, Filistin topraklarının dışında da devam etti. İsrail’in en gelişmiş silahlarla yürüttüğü bu sınırsız ve dayanılmaz baskılar ise 1987 yılında Filistinlilerin kadın-erkek, yaşlı-genç tek vücut olarak taş ve sapanlarla bayrak açtıkları İntifada’yı başlattı.



Soğuk Savaş sonrası dönem Ortadoğu’da yeni kırılmalar meydana getirdi. Irak’ın Kuveyt’e girmesi ve ABD’nin 1991’de Irak’a müdahalesi, bu zamana kadar bölgede devam eden güçlü Sovyet etkisini ortadan kaldırırken tek kutuplu düzeni başlatıyordu. Bu dönemde İntifada’nın güçlü etkisi ile ABD’nin küresel aktör olma çabaları birleşince İsrail masaya oturtuldu ve Ortadoğu Barış Süreci başladı.



Oslo anlaşmaları ile önemli bir ivme kazandığı sürekli olarak tekrarlanan Ortadoğu Barış Süreci’nde Filistin tarafı çok önemli tavizler vermeye zorlandı. İsrail’deki Likud ve İşçi partilerinin liderleri dahi Oslo sürecinin Filistinlilerin aleyhine olduğunu gizleme gereği duymadılar. Dikkatle incelendiğinde Oslo sürecinin Filistinlileri kuşatma altındaki bölgelere ayırmak ve bu bölgeler arasına Yahudi yerleşimciler yerleştirerek muhtemel Filistin devletinin toprak bütünlüğünü engellemek üzere dizayn edildiği görülür. Bu noktada Oslo Anlaşması’nın imzalandığı 1993’te Doğu Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’da yasa dışı 269.000 Yahudi yerleşimci varken, barış sürecinin sona erdiği 2000 yılında bu sayı 372.000’e çıkmış ve 2010’da Doğu Kudüs ile Batı Şeria’daki yerleşimci nüfusu 500.000’e ulaşmıştır. Yahudi yerleşimcilerin sayısı bu şekilde Filistin bölgelerinde çığ gibi artarken, bugün 6 milyon Filistinli mülteci çok zor şartlar altında, her türlü mahrumiyet içerisinde yaşam mücadelesi vermektedir.



Filistinlilerin 2000 yılı Eylül’ünde İkinci İntifada’yı başlatmalarının en önemli nedenlerinden biri hiç kuşkusuz Oslo anlaşmalarının getirdiği söz konusu adaletsiz ve tatminsiz ortamdı. Oslo anlaşmalarında kolay konular gündeme alınırken, çözümü zor konular (Kudüs, yerleşimciler, mülteciler, sınırlar ve Filistin devletinin kurulması) nihai statü görüşmelerine bırakılmıştı. Nihayet 2000 yılının Temmuz ayında taraflar çözümü zor olan temel meseleleri görüşmek üzere Camp David’de bir araya geldiler. Ancak burada ABD Başkanı Bill Clinton’ın İsrail’in tezlerini destekleyen önerileri Filistin lideri Yaser Arafat tarafından kabul edilmedi. 

2002 yılının Mart ayında İsrail, Batı Şeria’da Filistin Ulusal Otoritesi’nin tüm kurumlarını hedef alan yoğun saldırılarına başladı. İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Filistin lideri Yaser Arafat’ı uzun süre Ramallah’taki karargâhında kuşatma altında tutması, Filistin Ulusal Otoritesi’ne ait karakolları ve tüm binaları saldırıların hedefi hâline getirmesi, İsrail’in Ortadoğu Barış Süreci’nde Filistinlilere “lütfedilen” her şeyi geri alma hevesinde olduğunun göstergesiydi. Şaron’un bütün şiddet politikalarının arkasında ise hep George W. Bush yönetimi vardı.



İsrail İkinci İntifada sürecinde baskı ve katliam politikalarından geri adım atmayı hiç düşünmedi. Bilakis ABD’nin sözde “teröre karşı savaş” ittifakının en güçlü destekçisi olan İsrail, Filistin kentlerine en gelişmiş silahlarla girdi. Refah, Gazze, Cenin, Nablus, el-Halil ve daha birçok yerde gerçekleştirdiği katliamlar karşısında ise BM soruşturma açmayı bile başaramadı; çünkü İsrail BM gözlemcilerini kabul etmedi.



2003 Nisan’ına gelindiğinde “Ortadoğu Dörtlüsü” adı verilen ABD, AB, BM ve Rusya tarafından iki devletli bir çözüm önerisi sunan Ortadoğu Yol Haritası masaya kondu. Diğerleri gibi mevcut durumu meşrulaştırmaya çalışan, İsrail’in işgalini değil Filistinlilerin direnişini problem olarak gören ve Filistinlilerin elini kolunu tamamen bağlamayı hedefleyen bu plan, barıştan ziyade bir pasifleştirme planıydı. İsrail, bu plana çekincelerle birlikte imza koysa da, planda öngörülenin aksine yeni Yahudi yerleşim birimleri inşa etmeye devam etti; dahası insanlık dışı olan ve eşi benzeri görülmemiş bir duvar projesini uygulamaya koydu. 8 metre yüksekliğinde ve 700 küsur kilometre uzunluğunda olması planlanan duvar, Batı Şeria’yı dünyadan tamamen tecrit ederken, İsrail bu yolla Filistinli intihar eylemcilerini durdurmayı hedeflediğini iddia ediyordu. Tamamlandığında 200.000 Filistinliyi mağdur edecek olan duvar, aynı zamanda Batı Şeria’nın %45’inin İsrail kontrolüne geçmesine imkân verecek.



İsrail’in utanç abidesi olan duvar tartışmaları devam ederken, bu kez Mart 2004’te bizzat İsrail Başbakanı Ariel Şaron tarafından yürütülen gayriahlaki bir füze operasyonu ile Filistin’in manevi önderi Şeyh Ahmet Yasin şehit edildi. Bu füze saldırısı tüm dünyada İsrail’e olan nefreti bir kez daha tazeledi. ABD’nin, veto hakkını kullanarak BM’nin olayı kınamasına bile müsaade etmemesi, bölge dengelerinin nasıl yürütüldüğüne dair kanaatleri pekiştirdi. Bu durum hiç şüphesiz İsrail’i Filistinli liderlere yönelik suikast politikasında ve sivil halka yönelik katliamlarında daha da cesaretlendirdi. İsrail çılgınlığının nereye varacağı ve terörün asıl kaynağı olan İsrail’e kimin dur diyeceği sorusu yine cevapsız kaldı.



Şeyh Ahmet Yasin suikastından sadece üç gün önce Ariel Şaron, ABD’de Gazze’den “tek taraflı” çekilme planı için Bush yönetiminden aradığı desteği bulmuştu. Böylece İsrail, direniş nedeniyle artık kendisi için büyük bir yük hâline gelen Gazze’den Filistin tarafını muhatap almadan ve herhangi bir taviz vermek zorunda kalmadan çekilecekti. Ağustos-Eylül 2005’te Şaron Planı yürürlüğe kondu ve İsrail, Yahudi yerleşimciler ile askerlerini tahliye ederek Gazze’den geri çekildi. Ancak bu durum Gazze’ye beklenen özgürlüğü getiremedi. Tıpkı etrafı duvarlarla örülen Batı Şeria gibi İsrail, Gazze’yi de hava, deniz ve karadan kuşatarak bir açık hava hapishanesi hâline getirdi. Ve daha önce olduğu gibi Gazze’deki katliamlarına ve ambargolarına hız kesmeden devam etti.



2006 yılı gerek Filistin’in geleceği gerekse bölgesel politikaların gidişatı açısından bir dönüm noktası oldu. Zira Filistin halkı, Ortadoğu’nun gelmiş geçmiş en adil ve dürüst seçimlerinde HAMAS’ı tek başına iktidara taşıdı. Bölgedeki tüm hesaplar altüst oldu. HAMAS’ı hükümetten düşürmek için iç ve dış mihraklar el ele verip ekonomik ve diplomatik tecritten katliamlara kadar her yolu denedi. HAMAS’ın sandıklardan birinci parti olarak çıkması ve müteakip süreçte baskı ve yıldırma politikası ile “ehlileştirilememesi”, Amerikan yönetiminin Ortadoğu’ya demokrasiyi yaymayı ve “radikal İslam”a karşı “ılımlı İslam”ı desteklemeyi temel alan “Büyük Ortadoğu Projesi”ne en büyük darbelerden birini vurdu. 2001 yılından itibaren ardı ardına Afganistan, Irak, Filistin, Lübnan ve diğer coğrafyalarda “teröre karşı savaş” stratejisi ile “Büyük Ortadoğu Projesi” çerçevesinde yürürlüğe konan politikalar birbiri ardına çökerken, Bush yönetimi giderayak barış oyununa yöneldi. Kasım 2007’de geniş bir katılımla ABD’nin Annapolis şehrinde “Ortadoğu Barış Konferansı” düzenlendi ve ardından HAMAS “ortak tehdidi” karşısında Abbas ve Olmert yönetimleri, sallantıda olan koltuklarını “barış” mucizesiyle koruma ümidiyle müzakerelere başladı. 90’lı yıllardaki barış süreci ile aynı akıbeti paylaşacağı daha baştan belli olan bu süreç de kısa sürdü. 2008 yılı sonunda İsrail’in Gazze’de 22 gün süren o meşum katliamlarıyla bir barış oyununun daha sonuna gelindi. İcraatlarına değil sadece verdiği umuda binaen 2009’da Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen ABD’nin ilk Afrika kökenli başkanı Barack Obama’nın baskısıyla Eylül 2010’da esen son barış rüzgârının da sabıklarının kaderini paylaşacağı aşikâr. Oyunun mevcut kuralları değişmediği sürece Ortadoğu’da adil ve kalıcı bir barış, tıpkı 62 yıl öncesi kadar uzak, tıpkı 62 yıl öncesi kadar ümitsiz.



Oysa Siyonist rejimin işgali kaç neslin hayatına, ümitlerine, hayallerine mal oldu ve kim bilir daha kaç neslin hayatına, ümitlerine, hayallerine mal olacak? Anavatanlarında yaşayan “şanslı” Filistinliler, sürekli işgal devletinin ve gözü dönmüş yerleşimcilerin saldırılarına, gasplarına, ev yıkımlarına, gözaltılarına, işkencelerine, toplu cezalandırmalarına, suikastlarına, ambargolarına, barikatlarına, kontrol noktalarına, “utanç duvarları”na, kara propagandalarına, aşağılamanın ve “efendilik taslama”nın binbir türlüsüne muhatap olurken; mülteci ve yerinden edilmiş Filistinlilerin payına vatan hasreti, parçalanmış ve dağılmış aileler, sürgün, yersiz yurtsuzluk ve geri dönüş umudu kaldı. 1967 işgaliyle birlikte vatanından ayrı düşen Filistinli şair Mourid Barghouti işgali veciz ifadesiyle şöyle tanımlıyor:



Uzun İşgal yılları İsrail’de doğmuş ve başka vatan bilmeyen İsrailliler üretti ve aynı zamanda Filistin’e yabancı Filistinliler… işgal, meçhul bir sevgiliye âşık nesiller yarattı bizden: uzak, çetrefil, muhafızlarla, surlarla, nükleer füzelerle ve katıksız bir terörle çevrilmiş (bir sevgiliye)… Bu uzak işgal, Filistin’in çocukları olmaktan çıkarıp Filistin fikrinin çocukları kıldı bizi.



Ve yine Barghouti’nin ifadesiyle işgal, “Hayatın ve ölümün her cephesine musallat oldu; özleme, öfkeye, arzuya ve sokakta yürümeye… herhangi bir yere gitmeye ve oradan geri dönmeye.” “İşgal Filistin’in köylerini durağanlaştırdı, şehirleri ise köye çevirdi… Filistin’in doğal bir seyir izleyerek gelişmesini bile-isteye engelledi, sanki İsrail topyekûn Filistin toplumundan İsrail kentlerine bir taşra üretmek istedi. Daha da ötesi, bütün Arap şehirlerini İbrani devletin kırsal arka bahçesi yapma peşinde İsrail.” Bütün bunlara karşı Filistin halkına gerek vatanında gerekse uzak diyarlarda hep direnmek düştü; hem özgürlüklerine kavuşmak hem de Arap ve İslam dünyasını derin uykularından

uyandırmak üzere…



62. yılını dolduran İsrail işgali, her Filistinlinin hayatında ve her Filistin yerleşiminde kitaplara sığmayacak kadar çok ve derin izler bıraktı. İşte, Filistin’in mevcut nüfus yapısı ile sosyoekonomik ve dinî durumundan eğitim şartlarına; köklü tarihinden Siyonist hareketin gelişimine; 20. yüzyılda yaşadığı işgal ve savaşlardan barış sürecine; İsrail’in katliamları ve insan hakları ihlallerinden Filistinli mülteciler meselesine; Filistinli direniş örgütlerinden direnişin öncüsü isimlere kadar hemen her yönüyle Filistin meselesinin ele alındığı bu çalışma, konunun daha iyi anlaşılmasına ve Türk kamuoyundaki duyarlılığın arttırılmasına katkıda bulunmayı amaçlamakta ve “Filistin ve Kudüs bilinci” oluşturmayı hedeflemektedir. Zira dinî, siyasi, askerî ve stratejik açılardan büyük ehemmiyeti bulunan Filistin ve Kudüs, kapsamlı bir şekilde tanınmadığı ve kavranmadığı sürece “kutsal topraklar”a yönelik gayretlerimiz ve çözüm önerilerimiz de çok sağlıklı olamayacaktır.

Yorum Yok »




Yorum Yaz

*

  • Son Yorumlar

  • Kasım 2017
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Haz    
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930