Şehit İbrahim Bilgen

Şehadet Bir Çağrıdır, Nesillere ve Çağlara

Mavi Marmara’da Neler Oldu? | Mediha Olgun

kitap1Ortadoğu'nun en hassas konusu Filistin anlaşmazlığı yine zorlu bir dönemeçten geçiyor. 10 yıla yakın süren barış görüşmelerinin sonuçsuz kalması ve bunu takip eden yoğun şiddet dönemi geride kalmış görünse de, bölge dönemsel krizlerle bölge politikasını derinden etkilemeyi sürdürüyor. Filistin'deki en ufak bir sarsıntının artçı şokları binlerce kilometre uzaktan dünya siyasetini değiştirme gücüne sahip. Yakın tarihte Filistin sorununda çok daha kanlı, çok daha ölümcül, çok daha uzun süreli anlaşmazlıklar olmasına rağmen hiçbir çatışma tek başına dünyayı bu kadar etkileme gücüne sahip değildir. 31 Mayıs 2010 sabahı Doğu Akdeniz'de yaşanan yardım gemisine baskın olayı bunun bir kanıtıdır.

  

Bugün İsrail-Filistin sornunda yaşananlar 10 yıl önce barış sürecinin çöküşüne kadar uzanıyor. 2000 yılında kelimenin tam anlamıyla çöken barış süreci ve ardından İsrail politikasında egemen olan radikal sağ, 10 yılda güçlükle inşa edilen görece sakin durumu ortadan kaldırıldı. Temmuz ayında Camp David görüşmelerinde nihai statü müzakerelerinin Kudüs anlaşmazlığı yüzünden çökmesinin ardından, dönemin başbakanı Ehud Barak'ın, "Biz Filistin tarafına her şeyi önerdik, bir devlet teklif ettik ama onlar barış istemiyor," diyerek bütün suçu Arafat'a yıkması, hem gerçeği yansıtmayan hem de İsrail'de barış kampını tamamen yok eden bir adım oldu. Camp David sonrası, gerek Filistin tarafının açıklamaları gerekse Amerikan heyetinden Robert Malley  gibi bazı diplomatların yazdığı makaleler, Filistin tarafına önerilen seçeneklerin, hiç de İsrail'in ve dönemin ABD başkanı Bill Clinton'ın yansıttığı gibi "cömert" öneriler olmadığını, Filistinlilerin beklentilerinin çok gerisinde olduğunu ortaya koydu. Ama Barak'ın Camp David sonrası yaptığı söz konusu açıklama, İsrail'de, "Filistin tarafında muhatap yok" inancının yerleşmesine, ülkenin kontrolünün barış istemeyen, Filistinlilere haklarını vermekten yana olmayanların eline geçmesine yol açtı.

 

28 Eylül 2000'de, "Kudüs'ü Filistinlilerle paylaşmak gibi bir konuyu tartışmayı dahi kabul etmem" diyen, 1982 yılındaki Sabra ve Şattila katliamının sorumlusu olan Ariel Şaron'un , Kudüs'teki hem Müslümanlar hem de Yahudiler için kutsal Haremüşşeref'i ziyareti, Filistin topraklarını yeniden kana bulayan, Şaron'u iktidara taşıyan ve Filistin' e barış getirebilecek bir lider olan Arafat'ın "terörist" ilan edilmesine kadar giden bir süreç başlattı. O süreç Oslo Barışı ile Filistin Yönetimi'ne  devredilen kentlerin yeniden işgaline, müzakerelerle barışa inanan El Fetih'in çöküşüne ve büyük baskı altındaki Filistin halkının "barış sürecine" olan inancını yitirmesine neden oldu. Şaron'un şiddet yanlısı politikaları ve Filistin tarafında ılımlı kanadın sistematik olarak zayıflatılması, başından beri İsrail ile müzakerelere karşı çıkan, İsrail'e karşı şiddete dayalı direniş yürüten Hamas'ın yükselişini beraberinde getirdi. Şaron 2004 yılında Arafat'ı etkisizleştirdi. (Filistin'deki yaygın kanıya göre suikast düzenledi), Gazze'de Hamas'ın lideri Şeyh Yasin'i ardından da Abdülaziz Rantısi'yi ortadan kaldırdı.

 

1967'den beri işgal altında tuttuğu Gazze'den çekildi. İsrail'de müzakereleri reddeden 'tek taraflılığı' hakim kılan bir anlayış yerleştirdi ve bunun için Kadima partisini kurdu. Barış sürecini derinlere gömdü. Bu siyasi mühendisliği yaptıktan sonra kendisi de rahatsızlanarak siyaset sahnesinden çekildi. Denilebilir ki bugün İsrail- Filistin sorunu Şaron'un tasarladığı bir şiddet döngüsünün içine sürüklenmiştir.

 

Şaron'un arkasında olduğu bu yapılanmanın, Filistin'deki karşılığı 2006 yılında, Batı'da terörist olarak kabul edilen Hamas'ı demokratik bir seçim sonucunda iktidara taşıdı. Amerikan yönetimini de peşine takan İsrail, uluslararası gözlemcilerin raporlarına 'demokratik' olarak geçen seçimin sonucunu tanımayarak, Hamas'a siyasallaşma şansı vermeyerek, aceleyle Hamas'ı meşruiyet zeminine itmeye çalıştı. Kendi ülkelerinde benzer bir şekilde herhangi bir İslami hareketin iktidara gelmesinden çekinen Arap rejimleri de Hamas'ın daha ilk günden 'aforoz edilmesine' göz yumdu.

 

Bugün tartışmalara yol açan Gazze'ye abluka böyle başladı. O günlerde İsrail'in amacı, Gazze'nin dış dünyayla bağlantısını kesmek, Hamas'ın meşruiyet kazanmasını engellemek ve Filistin halkının yokluklardan dolayı Hamas'ı suçlamasını sağlayarak örgütü   zayıflatmaktı. Tabii bu politikanın işe yarayacağını düşünmek Filistin halkını hiç tanımamak demekti. Çünkü abluka, İsrail'in beklentilerinin aksine Filistin halkını hiç tanımamak demekti. Çünkü abluka, İsrail'in beklentilerinin aksine Filistin halkını Hamas'a daha da yaklaştırdı. Bu baskıya bir süre direnen örgüt ise uzun süre bağlı kaldığı ateşkesi, İsrail'in plajda piknik yapan bir aileyi bombardımanla öldürmesi sonucu bozdu.

 

Şiddetin tırmanışı, Filistinli grupların İsrail askeri Gilad Şalit'i esir alması, üst üste gelen İsrail saldırıları, Filistin'de yönetimin bölünmesi, El Fetih-Hamas çatışması, Filistinli grupların İsrail'e füzeler atarak tacizi sürdürmesi bölgede 'düşük yoğunluklu savaş' konseptinin yerleşmesine yol açtı. Bugün İsrail yönetimi, Şaron'un uygulamaya koyduğu, 'tek taraflılık' ve 'düşük yoğunluklu savaş' politikasını uyguluyor ve bunu değiştirecek gibi de görünmüyor.

 

Tabii bu politikanın devamı Gazze'de büyük bir insani kriz yaşanmasının başlıca sebebi. İsrail 'bölgeden çekildik' demesine karşın Gazze'nin boğazına sarılmış durumda. Bir buçuk milyon Filistinli tamamen dışarıya bağımlı yaşıyor. Mısır'dan kaçak yollarla giren mallar karaborsa fiyatlarla insanlara ulaşıyor. İşsizlik had safhada. Balıkçılık bile İsrail donanmasının izin verdiği ölçüde, namlunun ucunda yapılıyor.

 

İşte böylesine bir ortamda ablukayı delmek, Gazze'ye insani yardım götürmek için Türkiye'den yola çıkan, birçok ülkeden barışseverlerin katıldığı yardım filosu, İsrail komandolarının saldırısıyla Akdeniz'in ortasında büyük bir felaket yaşadı.

31 Mayıs sabahı meydana gelen ve 9 sivilin ölümüyle sonuçlanan bu baskının doğurduğu sonuçlar açısından kritik önemde olduğu tartışılmaz bir gerçek. Mavi Marmara baskınından sonra Ortadoğu'da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

 

İsrail'in kanlı baskını Gazze'ye abluka politikasını  temelinden sarsmıştır. İsrail'in Filistin halkını kuşattığı kadar kendisini de yalnızlaştıran, zora sokan bu politikayı sürdürmesinin mümkün olmadığı artık Moskova'dan Washington'a kadar tüm dünya başkentlerinin malumu oldu. Bu olay, Ortadoğu'daki 20 yıllık Türk-İsrail ittifakını temelinden sarstı. Filistin sorununa sırtlarını çeviren Arap yönetimlerini harekete geçmeye zorladı. İsrail'de barış yanlıları ülkedeki hakim anlayışı değiştirmek için daha fazla bekleyemeyeceklerini anladı. Bölgede dengeler değişmeye başladı.

 

Mavi Marmara olayı kuşkusuz önümüzdeki yıllarda hem siyasetçiler hem de akademisyenler tarafından incelenecek ve irdelenecektir.

 

O sabah orada neler yaşandığı, olayların tırmanışında, ölümlerde kimin ne kadar sorumluluğu bulunduğu, kimin haklı kimin haksız olduğu enine boyuna tartışılacaktır. Olayın sıcaklığı ile oluşan toz bulutu dağılıp, ortalık yatıştığında her şey çok daha net görünecektir.

 

Elinizdeki bu kitap, Mavi Marmara gemisine gazeteci kimliğiyle binen bir muhabirin yaşadıklarını birinci ağızdan anlatan bir eser. Bu yönüyle bu toz bulutunun dağılmasına, olaylara açıklık getirilmesine katkıda bulunacağına kuşku yok. Kabus gibi 4 gün geçiren, yaşadığı travmaya rağmen büyük bir sorumluluk örneği göstererek kısa zamanda yaşadıklarını kaleme alan, önemli bir gazetecilik başarısına imza atan Mediha Olgun, gemiye binişinden olayların patlak vermesine, İsrail cezaevinde geçen günlerinden neler hissettiğine dair her şeyi bir gazeteci disipliniyle anlatıyor. Tarhin önemli bir dönemecine ışık tutuyor.

 

BORA BAYRAKTAR

ATV DIŞ HABER EDİTÖRÜ

KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER

ÖĞRETİM GÖREVLİSİ

GAZETECİ-YAZAR

Yorum Yok »




Yorum Yaz

*

  • Son Yorumlar

  • Kasım 2017
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Haz    
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930